Televizyonlardaki ve gazetelerdeki bu haberler Türkiye'de dağcılıkla ilgilenenler arasında ciddi bir yankı buldu. Türkiye'nin pek çok yerinden arayıp durumu sordular. Olayın gerçekte başka türlü olduğunu, fakat gazetecilerin olayı kendilerine göre verdiklerini ve bir kaşık suda fırtına yarattıklarını söylediğimde bütün dağcılar anladılar. Anlamayan bir tek yer vardı: İ.Ü.S.B.K. Yönetim Kurulu. Çünkü oraya olay ilgili kişi tarafından gazetecilerin haberlerinden daha korkunç olarak anlatılmış ve başta kulüp başkanı olmak üzere pek çok kişi tarafından bu bilgiler benimsenmişti. Bu tavırda, olay duyulduğunda telefonla İ.Ü.S.B.K. Başkanı yerine Rektör yardımcısını arayarak bilgi vermemin de önemli payı bulunmaktaydı.
İ.Ü.S.B.K.'dan yazılı olarak bilgim istendi. Yazılı olarak verdim. Bu soruşturmayı götüren kişinin de aynı tek yanlı tavır içinde olduğunu görünce, istenen tüm yanıtları avukatıma yazdırarak vermeye başladım, çünkü gerektiğinde adalete başvurmaya hazırdım; çünkü sürdürülen çirkinliğin sınırını kestiremiyordum; çünkü 1995 yılında bana ilk iftira atıldığında yine avukata gitmiş, her hazırlığı yapmış, sonra bazı gelişmelere bakıp gerek kalmadığını düşünüp işlemleri durdurmuştum. Bu kez öyle olmayacaktı. Çünkü Merkez Kampüs Dağcılık Kolu ile beni özdeşleştirmişlerdi. Dolayısıyla kendimi savunmam aynı zamanda Merkez Kampüs Dağcılık Kolu'nu savunmam oluyordu. Bu sırada Bursa Cumhuriyet Savcılığı başlattığı resmi işlemi sonuçlandırmış ve takipsizlik kararı vermişti. Bu kararın fotokopisini kendilerine sunmama karşı, yeri geldiğinde duyduğum söz 'Sizin hakkınızda dava açıldı' oluyordu. Burada bu olaylarla ilgili belgeleri ve pek çok ayrıntıyı vermiyorum. Programı çıkartılmış ve özeti yazılmış bulunan 'Dünya'da ve Türkiye'de Dağcılık' adlı kitabımda gerek bu olay ve gerekse de diğer olayları tüm ayrıntılarıyla ve belgeleriyle anlatacağım.
Merkez Kampüs olarak çalışmalarımıza devam ediyorduk. İ.Ü.S.B.K.'ya programımızda bulunan faaliyetler için başvurduğumda yazılarıma cevap dahi verilmedi. Oysa ilgili olay nedeniyle ne İ.Ü.S.B.K.'daki görevimden alınmıştım, ne de hakkımda bir işlem yapılmıştı. Fakat yazılara cevap verilmemesi gibi İstanbul Üniversitesi'nin büyüklüğü ile hiç bağdaşmayan bir davranış sergileniyordu. Öte yandan dağcılar arasında dedikodular çıkartılmaya başlandı: Bir yerde 'Dağcılık lisansımın iptal edildiği' söylenirken, bir başka yerde 'İ.Ü.S.B.K. Merkez Kampüs kapatıldı' sözleri konuşuluyordu. Çirkinliğin sınırı yoktur. Fakat bu kişiler doğrudan dolaylı girişimlerle bu sınıra varmaya çalışıyorlardı. Dağcılarım bu duruma çok üzülüyorlardı. Hiçbir karanlık tüm zamanları kuşatamaz. İyi olan iyi olmayı sürdürürse, kötü yalnızca onun deneyim kazanmasına ve güçlenmesine yarar. Bizim amacımız iyi, güzel ve yüce olandı; tıpkı Dağlar gibi. Daha da güçlendik. Bugün Merkez Kampüs Dağcılığı kapatılsa, oradaki dağcılar çalışmalarını aynı güçle ve başarıyla sürdürürler. Sağlam ve güçlü başarılara giden yolun açılmasına kötüden daha çok ne yardımcı olabilir ki!...
5.2. Bir gelişme
İstanbul Üniversitesi'nde rektör seçimleri yapıldı. Bu sırada İ.Ü.S.B.K.'nın Başkanı da değişti. Prof. Dr. Tahsin YEŞİLDERE, Kaya Hoca zamanından beri İ.Ü.S.B.K. içindeydi. Kaya Hoca'dan sonra çirkin şekilde İ.Ü.S.B.K.'dan uzaklaştırılmıştı. Kendisini ziyaret ettim. Konuyu açtım, gelişmeleri belgeleriyle özetledim, dağcılık derslerimizin ve eğitim çalışmalarımızın sürdüğünü, dağcılarımızın son zamanlarda bütün faaliyetlerini İ.Ü.S.B.K. adına fakat tüm masraflarını kendileri karşılayarak ve ödünç malzeme alarak yaptıklarını anlattım, bu duruma bir çözüm istedim. Ayrıca şunu açık kalple dile getirdim: 'Benimle çalışmak istemiyorsanız bunu söyleyin, hemen istifa edip ayrılırım. Benim bir öğretim üyesi olarak üniversitede asıl görevim bu değildir. Yaptığımız karşılık beklemeksizin bir hizmettir.' Sayın Prof. Dr. Tahsin YEŞİLDERE, İ.Ü.S.B. döneminden beri dağcılık için neler yaptığımı biliyordu. Bu çalışmaları sürdürmemi istedi. Bir çözüm bulunacaktı. Bir çözüm bulunacağından hiç kuşkum yoktu.